Kategoriler

Konuşulmayanı Yazan: Şebnem İşigüzel


   Bir okur olarak, farklı yazar ve kitapları keşfetmeyi sevsem de bir yazarın anlatımı ve anlattıkları bana dokunduğu zaman tüm yazdıklarını okumak istiyorum. “Ne yazsa okurum” düşüncesiyle severek okuduğum birkaç yazardan biri Şebnem İşigüzel. Şanslıyım ki, kendisiyle bu sohbeti gerçekleştirebildim.
   İlk kitabı Hanene Ay Doğacak, Yunus Nadi Ödülü almış fakat aynı zamanda sansürlenmiş bir kitap. Toplumun konuşmadıklarını, baskıyı, ayrımcılığı, “aykırı” sayılanları yazıyor Şebnem İşigüzel. Yazdığı karakterler, belki de kötü sayılabilecek hayatlar yaşıyor ama “Hayatta kapanmayacak yara yoktur. Siz sadece o yaşadığınızın gelip geçici olduğunu düşünün yeter.” diyebilecek yaşama sevincine de sahip.


İlk kitabınız olan “Hanene Ay Doğacak” çıktığı zaman yüzleşmek istemediğimiz gerçekleri anlatması ve belli kalıpların dışında yer alması nedeniyle sansürlenmiş olabilir mi? Toplumun ayıp saydığı şeyleri dile getirmemek bastırılmışlığı artırıyor olabilir mi?
Edebiyat her şeyi konu edebilir. Önemli olan üsluptur. Ancak toplumsal baskılar bu özgürlüğün önüne hep duvar örmek gayretinde olmuştur. Emma Bovary bile bu sansür duvarına toslamıştır ama o zaman 1800’lerin ortası… Bu yeni zamanda edebiyatın konu ettiklerini ayıp saymak yerine dikkatle bakmak gerektiğini düşünüyorum. Eğer anlatı, zihin, dil özgür olmasaydı Şehrazat bize 1001 Gece Masalları’nı anlatabilir miydi? Kaldı ki Hanene Ay Doğacak’da Binbir Gece Masalları’ndan yaptığım bir alıntı bile sansür nedeni sayılmıştı. Sanata karşı değil hayatın ayıplarına karşı durmak gerektiğini düşünüyorum.  


Kitaplarınızdaki 1800-1900lü yıllar günümüzle büyük bir zaman farkı oluştursa da kadının aşağılanması, kısıtlanması, yok sayılması aynı. Toplumun kadına bakışının değişmediği günümüzde, anlattığınız tarihler bir oyun mu? Oluşturduğunuz kadın karakterlerin bastırılarak mutsuz olanlar ve bu bastırılmaya kafa tutanlar şeklinde ikiye ayrılması, toplumumuzdaki kadının yansıması mı?
Aynı hikayeler bugün de anlatılabilir. Kadın üzerindeki baskı yok olmadığı sürece bu hikayeler hep yaşanıyor maalesef. Özgür olamamak elbette kadını köşeye sıkıştırıyor. Elbette bu mücadeleye nefesi gücü yetmeyenler boyun eğiyor. Bazıları da benim asi kahramanım gibi direniyor. Bu uğurda hiçbir direniş kör değil. Sadece köşeye sıkışanların da artık bir erkek gibi düşünenlerin de bu mücadeleye katılması, el birliği elbette çok şeyi değiştirir.



Erkek gibi davranmak, kadın gibi olmak şeklinde cinsiyetçi konuşmaların yanı sıra kadına kişisel bir tercih olması gereken annelik dahil pek çok şeyin dayatılması, bir kadın olarak; bunları yazan bir kadın olarak size ne hissettiriyor?
Kadını konu etmek her zaman ilgimi çekti. Çünkü özgürlüğüm benim için hep çok önemli oldu. Bir insanın cinsiyetinden dolayı aşağılanması, mağdur edilmesi, eşitsizliğe maruz kalması kabul edilemez. Bunu derinden hissettiğim için kahramanlarıma can verebildiğimi düşünüyorum. Yazarken onların yerine geçmek bile hüzün verici. Öyle yaşamak çoğu zaman bence ölümden beter. Bu yüzden kadınlar konusunda yaşanan sorunlara öncelikle hiçbir kadın kayıtsız kalmamalı.

Son olarak, sizce yazmak gitar çalmak gibi sonradan öğrenilebilecek, üstünde çalışılabilecek bir şey mi yoksa bir yetenek mi?

İnsanlar dünyaya yetenekleriyle geliyorlar. Hep söylerim. Güzel bir ses marifetli eller gibi. Ancak çalışmazsanız her yetenek körelir. Yazmak gibi bir hevesiniz, arzunuz varsa önce iyi bir okur olmalısınız. Yazı masanızın başında oturacak sabrınız, çalışkanlığınız olmalı. Elbette yazmak geliştirilebilir bir şey. Yazmak istemek ve okumak en önemli şey. Sonrasını yetenekten bağımsız öğrenebilirsiniz. Yazının başına oturacak sabrınız, gayretiniz varsa gerisi gelir. Yazmak istemek bile çok önemli bir nedendir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Tasarımcının Gözünden

Öfke ve Vicdan Arasında: Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm - Zülfü Livaneli

Sınıfsız, Sınırsız, Sömürüsüz Çizgiler: Aslı Alpar